SESSİZ BİR MERHABADIR LİSE YILLARI
İsyanı ve itaati aynı anda öğrendiğimiz yıllardı lise yılları.
İsyan ediyorduk herşeye.
Okulda öğretmene ve müdürlüğe, evde anne ve babaya, ev ve okul dışında ise yolumuza gölgesi düşen herşeye yani hayatın kendisine.
Kravat takmaya, kısa saç kesmeye, ders çalışmaya, istiklal marşı söylemeye, yazılı ve sözlü sınav olmaya, lisenin yanında kurulan karakola (Esentepe denilen garabetten sonra Tavşançalının dengesizliğini gözler önüne seren en güzel ikinci örnektir bu karakol), içimizde biriken aşk acılarına (daha ne hikayesi yazıldı ne de dizisi çekildi bu alabildiğine yalnız ve platonik acıların), lise üçte avrupa ile sözlenen kızlara.
Çoğu üniversite kapılarından dönmüş o kızlar neler yapmaktadır şimdi o avrupanın ışıklı metropollerinde acaba?
O demler biz erkek öğrencilerin onların gözlerinde gördüğü ve uzak denizlerde yolunu kaybetmiş denizcilere yol gösteren deniz fenerlerindeki ışığı andıran parıltılar hala yanmakta mıdır acaba onların gözbebeklerinde?
Yoksa avrupaya dağılmış, tenleri ve gözlerinin feri sönmüş bir “çocuklu genç kadınlar” ordusuna mı döndüler şimdi?
Şimdi çok güçsüz görünselerde o en isyankar lise yıllarımızda bize itaati öğretenlerdi onlar. Nasılda güçsüz hissederdik kendimizi onların yanında oysa.
Başka gezegenlerden gelmiş varlıklar gibi davranırdık onlara.
Sadece arada bir türkçelerine karıştırdıkları kürtçe kokan “wee” demelerinden anlardık biraz olsun bize benzediklerini.
Gel dediklerinde koşarak geliyor, git dediklerinde sürgün yemiş adamlar gibi dağılıyorduk hayatın onların ışığının ulaşmadığı köşelerine.
Şiirler yazıyorduk herbirine ama bir kıza bir şiirden bir dörtlük okunduğuna hiç şahit olmadık oysa. Bu paradoks hangi kural ile açıklanır bilmem ama sanırım bu konu da varsa birilerinin çok bilimsel ve az romatik birşeyler söyleme hakkı O da yazarlarımızdan Mehmet E. Göncü’dür galiba. Madem ki o kadar okudun Mehmet, şöyle ağır mı ağır bir yazı yazsanda bizde anlasak şu kördüğümü olmaz mı? Hadi güzel kardeşim yap bize bir güzellik?
Bunca yıl sonra hatırladığımız sadece bir merhabasıydı bizde yadigar kalan. Biz inerken O’da çıkıyordu ikinci kata çıkan merdivenleri yanındaki herzamanki kız arkadaşı ile birlikte.
Önce duraksadı, şöyle bir baktı ve gülümsedi.
Dünya bir ışık sarmalına yakalanmış gibiydi sanki o anda.
Katran gecelerin kasaba sokaklarını aydınlatan ay, ışığını burdan alıyordu demek.
Zifiri karanlık köşeleri tutan aşk hırsızı, hayat hırsızı haydutları bile utandıran güzellik buymuş demek.
En sarhoş edici iksirleri bile değersiz kılan bu gülüşmüş demek.
Birazdan o ışık dağılacak ve ışıktan bulutların ardından yine onun yüzü görünecekti.
‘Merhaba, biliyor musun bugün sana bir sürprizleri var?’ dedi ve indirdi hayatın o en renkli yanına gözkapağı denilen demirden kepenklerini. Bir daha o gözbebeklerinden salınan ışığı hiç gören olmadı. Birkac yıl sonra birkez de olsa telefonda duymuşluğumuz vardır sesini. Ama hepsi o. Kendine iyi bak temennisi ve kaptılan telefonun kesik kesik çınlayan sesi kaldı geriye ve geride kalanlara.
Zaman en iyi ilaçtır derler ama inanmayın sakın, çünkü zamanı bile çürüten ve anlamsızlaştıran bir güç vardır ve O’da Aşıkların Hafızası’dır.
‘O’ olmasaydı nasıl yazılırdı bunca kitap ve şiir?
‘O’ olmasaydı kim kurtarırdı zaman denilen yedi başlı ejderhanın elinden onca hatırayı?
‘O’ olmasaydı, olmazdı bu kasabanın bir geçmişi.
‘O’ olmasaydı, biz olmazdık.
‘O’ olmasaydı, ben olmazdım...
Brusk Baran
Email: [email protected]




