
TÜRKÜM DOĞRUYUM ÇALIŞKANIM EY İLKOKUL YILLARI.
Sabahın sekizinde dizi dizi çocuklardık okul önünde.
Kafalarımız sıfır derece traşlı ve dışarıda sıfır derece soğuk bir hava. Mayışmış küçük ve kara gözlerimizde bir artık uyku. Yakası kaymış ama hayatı daha kaymamış çocuklarız.
Ama nedense kızlar herzaman olduğu ve olacağı gibi yine düzenli. Ne kaymış bir yaka, ne ütüsüz bir önlük. Anlayacağınız erkekler sıfır, kızlar bir diye başlıyor maçlar hep oralarda.
Müdür İstanbul türkçeli bir soğuk adam. Kim marş okumak istiyor diye sorunca herzaman ki gibi birkaç kız kaldırıyor parmaklarını. Derken onlardan biri söylüyor biz tekrarlıyoruz; Türküm, doğruyum, çalışkanım...Herdem aynı işkence. Yıllarca ulu yerine kulu Atatürk diye bağırdık kimseler farketmeden.
Sonra herkes sınıflara alınır ve başlardı kaçamak bakışların uzun serenatı.
Büyümüşde küçülmüş adamlardık sanki. O zamanlar bilirdik ve de söylerdik kimin kimi sevdiğini. Herkesin nedense ayrı bir sevdiği vardı yani herkesin aynı kızı sevdiği zamanlar daha uzaktı. Ne ayıbı bilirdik, ne şehveti. Belki bundandır unutulmayan aşkların neden çocukluk aşkları olduğu.
Biz büyüdük ve olan oldu, kirlendi dünya. Karşılıksız seven keleş çocuklar oldu para ve avrupanın kurbanları.
Uzun tenefüs aralarında paralarımızı, cebimizdeki şekerleri ve sevdiğimiz kızların isimlerini paylaşırdık. İşte o an geçerdi siyah saçlı, siyah gözlü bir güzel. Bir yan bakış atardı hafiften, ve O’da beni seviyor galiba sorusunu bırakırdı küçücük avuçlarımıza.
Hiç merhaba demedik birbirimize ve hiç kışın soba kenarında onlara yer vermedik. Hala üşüyorlar mıdır acaba? Tüm erkekler adına sizden özür diliyorum şimdi. Üşüdüğünüzü bilirdik ama size gel diyecek cesaretimiz olmadığı için çağıramazdık sizi. Bundandır sobaya yani içimizde taşıdığımız ayıba onca sokulmamız.
Bir kere merhaba demişliğimiz vardır lise sıralarında ancak o merhabanın hikayesi bir başka yazılık hikayedir.
Müzik dersleri genellikle son derslerdi, yanık sesli bir kız okurdu en popüler ve de en ağır türküleri. İşte en zoru o anlardı. Bir kürek mahkumu gibi taşırdık boynumuzda aşklarımızı. Küçücük adamlar ve sırtlarında dünyanın aşk yükü.
Bazı günler gelmezdi sevdiklerimiz, bırakırdı bizi yirmidört saatlik bir bilinmezin içine. Daha bir bilinmeyenli denklemleri çözemeyen bizler, nasılda uğraşırdık bu çok bilineyenli denklemi çözmeye. Hasta mı, yoksa avrupadan babasımı geldi der ve kendimizce cevaplar bulurduk. Ertesi gün çıkıp geldiğinde kız, dün niye gelmedin diye hiç sormazdık. Bir uhde kalırdı içimizde bu ve bir uhde daha biriktirirdik gönlümüzün yaralı hazinesinde böylece.
O yılların en kötü yanı galiba üç aylık tatilin ardından kaybolan kimi aşkın kimi dostluğun sembolü olan arkadaşlardı. Üç ay önce herşeyiniz olan kişiler gitmiştir avrupa denen bilinmeyene. Bu bir travma etkisi yaratıyormuydu bizlerde bilmiyorduk ancak nedensiz acıyordu sol yanımız bazı zamanlar şimdi olduğu gibi...
Devami gelecek...
*BİR ÖĞRENCİNİN NOT DEFTERİNDEN (II) SESSİZ BİR MERHABADIR LİSE YILLARI.
**BİR ÖĞRENCİNİN NOT DEFTERİNDEN (III) NERDESİNİZ EY DERSHANE YILLARI.
Brusk Baran
E-mail: [email protected]




