Rüzgâr tüm merhametsizliğiyle esiyordu. Hava soğuktu.Nerede,hangi il sınırı içinde yol aldıklarını bilmiyorlardı. Mardin, Nusaybin, Urfa ve belki de Osmaniye. Çift kasalı, Fatih marka bir kamyonun üst kasasına koyunlarını doldurmuşlardı. Alt katında ise eşyaları ve kendileri vardı.Sekizi çocuk on kişilik bir aile. Yıllardır kök saldıkları, yaşadıkları, güldükleri memleketlerini bir gecede,ağıtlar yakarak terk etmeleri gerekiyordu. Ferman böyleydi. Devletin kestiği kol acımaz mantığıyla yapılanların hiç biri reva değildi.Oysa,kimin tavuğuna kış demişlerdi,asırlardır birbirine karışıyordu tavukları …
Küçük Serhat susmuyor,ağlıyordu. Annesi ne yapsa olmuyordu. Emzirmek istedi, memesini ağzına götürdü. Ama nafile susmuyordu. Küçük Serhat’ın dinmeyen çığlıkları bu sürgün gecesine dramatik bir fon müziğiydi. Akordu gözyaşına, acıya, ölüme ayarlı çağlardan beri feryadı susmayan, susturulmayan, duyulmayan eski bir halk ezgisi. Baba Hame elini cebine attı tabakasını, çakmağını çıkardı. Tabakasındaki ünlü Adıyaman tütününden bir cigara sardı. Dolu bir duman çekti içine ve burnundan sararmış bıyıklarına acıyla bıraktı.
—Yorma kendini, çocuk susmayacak biliyorum.
—Neden?
—Onun susması için önce acıların susması gerekli.
Baba Hame köyü boşaltılmadan önce kasaplık yapıyordu. Beslediği kuzuları, keçileri kesip Cizre’de yatılı bölge okullarına, karakollara satıyordu. İşi de oldukça iyiydi. Köyü boşaltıldıktan sonra Cizre merkeze taşınmayı düşündü. Burada yeri olmadığından kasaplığı bırakmak zorunda kalacaktı. Cizre’ye hayvanlarını orada besleyemeyeceği için taşınamadı. Günlerce ne yapacağını düşündü. Nihayetinde çareyi Konya’da çalışmakta olan kardeşi Mehmet Salih’i aramakta buldu.
Mehmet Salih 2 yıl önce Konya’ya taşınmış. Konya’nın bir kasabasında ilkin inşaatlarda amele olarak çalışmış,sonra işi öğrenip ustalığa kadar terfi etmişti. Abisinin durumuna üzülmüş, onu yaşadığı kasabaya getirtmekten başka çaresi kalmamıştı. Öncelikle bir ev bulmaya çalıştı. Kasaba sakinlerinin yoğun olarak Avrupa göç etmesiyle kasabada boş ev sayısı bir hayli yüksekti. Mehmet Salih ev bulmakta zorlanmadı.
Cudi’nin eli,ne zamandır alnına bağlı olan karayı çözüp savaşın önüne atmaya yetişemedi ve bir kara daha ekledi katran karasına. Kızların gözlerindeki sürmeyi sildi gözyaşı. Umut ağacına çaput bağlamaları bilmem hangi asıra ertelendi. Zap suyunda balıklar dondu geçemediler sınırı ve nihayetinde Heme ile ailesi memleketinden göç etti(rildi)…
Uzun, hüzünlü yolculuk bitmişti. Bir sonun başlangıcı mı yoksa bir başlangıcın sonumuydu yaşananlar bilinmez… Kamyon yanaştı evin çardağına. Baba Hame kamyondan atladı. Sarıldı M.salih’e. Bir suyun kaynağı bulması gibi bir şeydi. Hıçkırıkları bir eşkıyanın hayata itirazı ve bir bebeğin lorisi….
-Oy bremin oy,
Ma felek xwe pıbesiné,
Mala kekémin iro virané…
(oy kardeşim oy/felek övünsün kendisiyle bugün/ağabeyimin evi viran)
Dağarcığındaki tüm kelimeler darağacına yollandı…Biri hariç; ACI…Olağanüstü hal,baskın,arama,kimlik sorgusu,küfür,gözaltı,suçsuzum,ben yapmadım,şerefsizler,hain hepsi gitmişti. Yerine göç,hüzün,memleket,hasret,gurbet…Eskiler yoktu,yeniler gelmişti.Oysa hepsinin aynı dile tercümesi acıydı…
Camları çocuklar tarafından kırılmış, duvarlarına çoğu futbolcu isimleri olmak üzere çeşitli isimler yazılmış iki göz kerpiç bir evdi. Evin yanı başında ağıl ile samanlık bitişik idi. Ağıl ve samanlığın önünde kapılarını içine alan, ortasında hayvanların su içebileceği bir kuyu bulunan kerpiçten yapılmış bir avlu vardı. Yıllardır bakım yapılmadığından hepsinde büyük eksikler vardı. Damları akıyordu, avlunun bir kısmı yıkılmıştı. Baba Heme kardeşi M.Salih ve iki büyük oğlu Emin(15) ve İsmail(14) ile birlikte günlerce bu eksikleri tamamlamaya uğraştılar.
Baba Heme, kendi koyunlarıyla birlikte yeni komşularının hayvanlarını gütmeye başladı. Emin ile İsmail'i inşaatlarda çalışmaları için kardeşinin yanına verdi. Saliha(11), Rabia(9) ve Beşir’i (7) okula yazdırdı. Ömer(4), Saniye(2) ve 5 aylık küçük Serhat evdeydi.
Hame, çocuklarına hep kendi isteğiyle isimler verdi. Sadece Serhat ismini istemeyerek, mecburiyetten verdi. Aslında ilkin Kürtçe de kahraman anlamına gelen Agid ismini düşündü. Ama nüfus müdürlüğü bu ismi yazmadı.
Gerekçe;
Nüfus Kanunu”nun 16. maddesinde yer alan “milli kültürümüze, ahlak kurallarına, örf ve adetlerimize uygun düşmeyen ve kamuoyunu inciten adlar konulamaz’’…
Baba Heme de Türkçe’de de kullanılan Serhat ismini vermeyi karar kıldı. Agid hiçbir tutanağa geçmedi, yasaktı, Kürtçe idi…
Bir ad, hiç kuşkusuz!
Biliyor musunuz benim öteki adımı,
bana bu uçsuz bucaksız topraktan gelen,
kanlı ve mahpus adı,
denizi zincirler içinde aşan,
zincirler içinde denizi aşan adımı?
Ah, hatırlamıyorsunuz artık onu!
Nicolas Guillen
***
Heme ile ailesinin taşındığı bu kasaba; yıllar önce Mezopotamya’dan gelen Kürt aşiretlerinin kurduğu bir yerleşim yeriydi. Burası gibi;irili ufaklı yüzlerce belki de binlerce köy, mezra, yayla, kasaba bulunuyordu.
Kürt aşiretlerinin Konya ve çevresine ne zaman yerleştikleri konusunda kesin bir tarih belirtmek zordur. Ancak 1760'lardan önce buraya geldikleri bilinmektedir. 1850'li yıllarda, Fransız asıllı coğrafyacı Perrot, Haymana Kürtleri ile söyleşiler gerçekleştirdiğinde, Kürtlerin en az birkaç kuşak önce buraya geldiklerini aktarmaktadır. (Birnebun)
Yüzyıllarca yıl anavatanlarından bu kadar uzak olan bu Kürt aşiretler; zamana karşı direnmiş, dillerini, benliklerini, kültürlerini koruyabilmişlerdir.
Kasaba sakinleri; anavatandan (Mezopotamya) gelen asırlardan beri uzak kaldıkları, buram buram memleketleri kokan pısmamlarına, dotmamlarına gerçek bir Anadolu misafirperverliği gösterdiler. Herkes elinden geldiği kadar yardımcı olmaya çalıştı. Kimi un, bulgur tezek, kömür, kimi hayvanlara yem, saman, kimisi ise çocuklara kendi çocuklarının eskilerini getirdi. Asırlardır kaybettikleri akrabaları; yeni komşularını çok sevmişlerdi.Çok çabuk kaynaştılar. En çokta çocuklar. Ertelenmiş oyunlarını oynadılar. Hep mızıkçılık yapıp oyunlarını yarıda bıraktıran eski hayat sobelenmişti artık. Zaman oyun zamanı, dikenli zeminlere inat, lastik top peşinde yalınayak koşuşmalar…Top patlarsa oyun biter. Ne bombanın, ne mayının ne de mavzerin patlamasına gerek var. Patlayacaksa çocukların lastik topları patlasın. Birinin elinde bir yarısı, diğerinde öteki yarısı ve çocuklar eve dönsün…
Heme, yıllar geçse de bir türlü alışamadı. Beyninden tüm bedenine Fırat kadar asi, Cudi kadar yüce bir hasret akıyordu. Memleketin özlem yarası hiçbir an kabuk bağlamadı. Bir gün illaki susacaktı silahlar, Cizre’deki köyüne dönecekti. Her insan doğduğu yerde ölmeliydi. Babasına yanına gömülmek istiyordu. Gurbetin hıncını tütünden çıkarıyordu sanki. Gözünün göğü delinmiş, her daim ağlıyordu. Her şeye rağmen çocukları için alışamadığı bu yabancı memlekette kalmalıydı. Pelikan misali bedeninden her gün bir şeyler kesiyordu sırf çocuklarının oyunları, neşeleri bozulmasın diye…
Kasap Heme ,önceden adını bile duymadığı bir memlekette Mardinli çoban Heme olmuştu. Evet Mardinli Heme. Hemenin ailesi gibi yaklaşık 300 aile göç et(tiril)mişti doğunun değişik vilayetlerinden. Siirt, Şırnak, Mardin, Van. Fakat, Mardinliler çoğunlukta olduğu için; Siirtlisine de, Şırnaklısına da Mardinli diyordu kasaba sakinleri.
Gurbet keskin bir kılıç; kınından çıkarsa hangi dağı kesmez, hangi yarayı deşmez ve hangi mutluluğu kanatmaz? Gurbet, gücü kudreti yerinde zalim, merhametsiz, eli kanlı bir diktatör. Komşunun komşuya gitmesi bile bir göç, komşuda ikram edilen çayın kendi evinizdeki çayı aratması bile gurbetliktir..
Heme’nin o güzel, o yanık sesinden dökülen her türkü; gurbete atılan birer küçük taştı. Gurbet ise tam teçhizatlı, ağır silahlarla donatılmış, baş edilmesi mümkün olmayan, tanklı, tüfekli büyük bir askeri birlik. Her türkünün nakaratı belliydi; gözyaşı…Gözyaşıyla yoğrulan günler gurbetlikte geçecek on iki yıla kapı aralıyordu. Tam on iki yıl, dile bile ağır ve dile bile zor. Gurbet Heme’nin içini o denli acıtmıştı ki memleketinden uzakta doğan ilk çocuğuna Gurbet adını vermişti.
Güneş tam tepede,mevsim yaz,aylardan temmuz,havada kavurucu,boğucu bir sıcaklık var. Başaklar altın sarısı rengini almış, (ki bu renk en çok onlara yakışıyor) harman zamanı kamyonlar tarlalardan evlere arpa-buğday taşımakta. Çarşı merkezi kalabalık ve hareketli. Yolun sağına soluna çoğu yabancı plakalı olan araçlar park edilmiş. Çarşı merkezinin diğer tarafında arpa-buğday kamyonlarını bekleyen doğulu işçiler var. İşçilerin kimisi çarşı merkezinde bulunan sayılı banklara oturmuş, kimisi ayakta, kimisi de belli ki; arpa ve yahut buğday dolu olan kamyonu yeni boşaltmış, ağaçların gölgesinde yüzü koyun yatmış.
Kasaba merkezinde kışın işleri yarıya düşen,yazın ise tavan yapan bir lokanta bulunuyor. Orası da bugün bir hayli kalabalık ve oldukça sıra var. Lokanta sahibi bu duruma bir yandan sevinirken,diğer yandan da verilen siparişleri yüzünden akan terleri sile sile yetiştirmeye çalışıyor. Hayat, her zamanki olağan sesleriyle böylesi bir ritim yakalamışken lokantadan aniden bu ritmi bastıran iğreti bir ses yükseliyor ve hızla tüm çarşı merkezine yayılıyor. Bu ses kötü bir ses, olmaması gereken bir ses. Bu ses bir kavganın sesi..Bağrışmalar,küfürler çarşı merkezinin her tarafından duyuluyor ve bu sesi duyan herkes sesin geldiği yere koşuyor.
Kavga gibi çirkin bir şeyi edebiyatla süsleyemeyeceğim gibi, edebiyat kadar güzel bir şeyi de kavga ile kirletip çirkinleştiremem ve bundan dolayı, o gün yaşanan kavganın sebebini özetle şöyle anlatabilirim. Lokantada başlayan, sesi kasabanın tüm cadde ve sokaklarına hızla yayılan kavga; kasaba yerlisi olmayan lokanta sahibi ile doğulu bir işçi arasında yaşandı. Kavganın sebebi ise; lokanta sahibinin sırasını beklemeyip kendisine küfreden işçinin 10 yaşındaki oğlunu dövmesiyle cereyan etti. Karşılık provokasyonlarla bu küçük kavga büyüyüp, kasabalılarla doğulu işçiler arasında büyük bir kavgaya dönüştürüldü.
Ondan sonraki günlerde de kasabada sular durulmadı. Kürtlerin bir atasözünde denildiği gibi kevir li kevir nasekini (taş üzerinde taş durmadı). Karşılıklı hakaretler, kavgalar, doğulu işçilere iş vermemeler, onların cami, çarşı ve kahvehane gibi halka açık umumi yerlere girmelerine izin vermemeler. Küçük bir kavgadan sonra yaşananların içinde ne vicdan ne de merhamet vardı. Kasabanın üzerinde deyim yerindeyse karabulutlar geziyor,rüzgarın hışırtısında bile bir kavga sesi, insanlar birbirine küs,çarşı merkezindeki eski kalabalıklar azalmış çok az insan vardı.Ve en nihayetinde korkulan oldu. Doğulu aileler kasabadan tek tek ikinci bir göçe zorlanıp çıkarılıyor, direnenler ise dövülüyordu. Kavga vardı, gözyaşı vardı, kardeşin kardeşe el kaldırması vardı, etin tırnaktan kopuşu ve yine aynı şey acı vardı. Vicdan, sağduyu çoktan pılı pırtını toplamış gitmişti. Kürt medyası bu olayı manşetlere taşıyıp, doğulu ailelerle röportaj yapıp kasaba halkının da Kürt olduğundan hiç mi hiç bahsetmiyordu. Saflar belirlenmiş biri dost, diğeri düşman ilan edilmişti. Oysa bırak sadece tavuklarının birbirine karışması, kanları aynı renkte akıyordu. Aidiyetleri aynı, Kürt ve Müslüman, kökleri Anadolu, türküleri aynı dildeydi.Yaraları aynıydı ve kaç yüzyıl kabuk bağlamamıştı. Yüzyıllardan beri süre gelen bir ayrılığın kavuşma hikayesi böyle bitmemeliydi. Bu hangi günahın vebali, hangi sevabın kefareti ve hangi ödenmemiş borcun icrasıydı.
Hiç kuşkusuz herkesin bir hikayesi vardır ve bu hikayede hayata dair her şey, gülücük keder, gözyaşı acı, doğum ölüm. Biz Kürtlerin hikayesinde de her zaman hasetlik, birlik olamama ve bir kimlik gibi iç cebimizde taşıdığımız iflah olmaz bir gözyaşı vardır.
***
Doğulu aileler neleri varsa satıyor ve bir an önce 12 yıl önceki sürgün hikayelerine kaldıkları yerden devam etme gayretlerine girişiyordu. Bu sefer neresiydi? Kimisi Mersin’e,kimisi İzmir’e, çok az bir kısmı ise memleketlerine göç ediyordu. Kasabada son aylarda estirilen hava,tüm bu hikayelerden sadece birisi olan ve bu hikayenin baş kahramanı Serhat’ların evine ulaşıyordu. Baba Heme kavganın ilk gününden itibaren aylardır ne yapabilirim diye kara kara düşünüyordu.Bu sefere nereye gidebiliriz? Halbuki kimse Heme’nin ailesine git dememişti.Ya deselerdi? Heme her şeye rağmen git lafını duymadan gitmelerinin iyi olacağını düşündü ve sonunda kararını verdi gitmeliydi. Hayvanlarını sattı, borçlarını ödedi, alacaklarını topladı, komşularından dostlarından helallik aldı. Ama nereye gitmeliydi. Dünya üzerindeki hangi toprak parçası bu hüznü kaldıracaktı,kanayan yarasını derman edecekti.Hiç şüphesiz hiç bir yer.Yinede 12 yıl önce taşınamadığı Cizre’ye taşınmakta karar kıldı.
Hava yine soğuk,sonbahar tüm hüznüyle kendini hissettiriyordu.Sonbahar;matemin,sürgünün ayrılığın,göçün mevsimi..Sonbahar hazan mevsimi,Eylül’ün hem anası hem de babası…Sonbahar,darbelerin,iskencelerin,ölümlerin,insafsızların,Allahsızlıkların mevsimi..Sonbahar şairlerin sevdalısı,şiirin şiarı.
Bu mevsim sonbahar değil de yaz bile olsaydı üşütecekti Heme ile ailesini.Çünkü yaşananların, yaşanacakların tümü soğuktu. Çünkü göç ölüm kadar soğuk bir kelimeydi..
-Hanım evi toparlayın yarın gidiyoruz…
-Tamam beyim…
Ev toparlanmaya başlandı,Heme yine bir cigara sardı ve dolu bir duman çekti içine. Pencerenin kenarına oturdu,ellerini açarak kafasını kaldırdı ve yukarıya baktı :
-Allah’ım reva mıdır bu yaşananlar…
Okuldan eve gelen Serhat, evdeki toparlanmayı gördü,anlam veremedi ve hayretle:
-Daye bu ne, ne yapıyorsunuz?
-Serhat taşınıyoruz, gidiyoruz buralardan.
-Nereye? Neden? Ne oldu ki?
-Bilmem git babana sor.
Serhat koşa koşa ,babasına gitti.
-Baba!Baba biz nereye gidiyoruz?
-Cizre’ye oğlum
-Neden?
-Öyle olması gerekiyor oğlum(Serhat’ın başını göğsüne bastırarak)
-Baba!!!biz memleketimizden niye gidiyoruz…
Heme sustu,buz kesildi sanki,sanki gözlerinden yaşlar değil bir okyanus boşaldı ve yankılandı kulaklarında:
BABA! BİZ MEMLEKETİMİZDEN NİYE GİDİYORUZ….
SİNAN ŞAHİN [email protected]
OCAK-ŞUBAT 2009
KONYA-STOCKHOLM




