Nerede olursan ol,
içerde, dışarda, derste, sırada,
yürü üstüne – üstüne,
tükür yüzüne celladın,
fırsatçının, fesatçının, hayının...
dayan kitap ile
dayan iş ile.
tırnak ile, diş ile,
umut ile, sevda ile, düş ile
dayan rüsva etme beni."
Aşiret ilişkilerini ve sömürüsünü, toplumsal ve sosyal ilişkileri, sınıfsal savaşımları beni derinden etkilemisti her seyi cözmeye , anlamaya calisiyordum bu mücadele içinde taraf da olmuştum. açlığa, yoksulluğa, eşitsizliğe ve özgürsüzlüğe karşı mücadele ta ozamanlar karar vermistim, cok sey yanlisti, cok yanlislar yapiliyordu.
engerek ve çıyanlardır,
bunlar,
aşımıza, ekmeğimize,
göz koyanlardır,
tanı bunları,
tanı da büyü..adilos bebem"
Ilkokulu 1939 yılında siverek'te bitirdikten sonra urfa ortaokulu'na başladim, şiir yazmaya da bu dönemde başladim. Ortaokulu 1942'de bitirip ve afyon lisesi'de ögrenimimi devam ettirdim. "işte o yıllar 1943 olmalı.. taş çatlasa 16-17 yaşındayım, durmadan şiir yazıyorum. Liseyi 1945 yılında bitirirdikten sonra o dönem de babamin da emekli olmasıyla beraber ailece tekrar Diyarbakır'a dönduk. Aynı yıl askere alındim. askerliğimi karadeniz'de yedeksubay olarak tamamlayarak 1947'de terhis edildim.
Benim zamanimda Orhan Veli cok meshurdu herkes onun gibi yazmak istiyordu, oysa ben doğuluydum, azgelişmiş değildik, bu azgelismislik kelimesini sevmiyorum, sömürülmek için kasıtlı olarak geri bırakılmış bir ülkenin aşiret töreleriyle yetişmiş çocuğuydum. Sömürgeci fransız toplumunun gerçekten kaçma çabalarını kutsayan şairleri, elbette beni ırgalamazdı. halkımın duyguları ve çıkarlarına yabancı ve aykırı olan bu moda akımdan başka bir şiir akımı yok muydu? vardı kuşkusuz. Nazım diye bir okyanus . Siirimi günün modası olan etkilere kapadım. göbeğimi kendim kestim ve kasaba minnet etmedim. Sonra 47-48 yıllarında kendimi bir sorguya çektim. bir muhasebe yaptım. kendime sordum nasıl olacak bu diye. Evet, lise bitti. oturup düşündüm. böyle gidecekse ne olur, sen ne olursun? Bu sorgulamının sonunda otuz üç kurşun'u yazdim:
vurun ulan,
vurun,
ben kolay ölmem.
ocakta küllenmemiş közüm,
karnımda sözüm var
haldan bilene.
-sevdanizdandir dedim öyle agzimdan cikmisti. Benim sevdam butun anadoluyaydi, anadolu ve tüm dünya halklarına, perçemleri yüzüne düşmüş bir esmer kadına, pamuk toplayan çocuk ellere, fabrikada terini sile nnasırlı ellere, mor bulutlara sahip bir dağ zirvesine, diyarbakır'a, Istanbula ve kısaca yaşama ait ve ya yaşamın ait olduğu güzel ne varsa, onadır bu sevda :
terketmedi sevdan beni,
aç kaldım, susuz kaldım,
hayın, karanlıktı gece,
can garip, can suskun,
can paramparça...
ve ellerim, kelepçede,
tütünsüz, uykusuz kaldım,
terketmedi sevdan beni..."
"Sansaryan hanı'nda hücredeyim. çok hastayım.. sorgu uzun sürdü. ben dokuz numaralı hücredeyim.
Benim bulunduğum dokuz numaralı hücreden bir lağım geçiyor. üzerinden ızgara, ne kadar akılsızmışım, lağımı kullanmayıp tuvalete gidiyordum, tabii küçük sudan başka bir şey yok,çünkü bana günde bir çeyrek ekmek veriyorlar. O da kuru bir şey, bir lokma bile yiyemiyordum. sadece su içiyordum. Sakalım göğsüme gelmişti, saçlarım keçe gibi olmuştu, kendimi merak ediyordum.Küçük bir kibrit çöpü buldum. onunla duvara çizgiler çizdim. böylece bir takvim yaptım kendime, şimdi kesin söyleyemeyeceğim ama 128 gün saydım. Bulunduğum yerde güneş doğmuyordu...ve duvarlar, duvarlardan kan lekeleri.. tahtakurusu lekeleri.. bunların arasında da isimler. çoğumuz orada aylarca kaldık.Ben Ahmet arif cok iskencelere dayandim ama vucudum dayanamayacak hale gelmişti. Bu dönemde çıldırmak üzereydim ve birtakım sesler duymaya başlamıştım. Hastanede beni bağladılar. yatıştırdılar. orada doktora bağırtıları, sesleri anlattım. Arkadaşlarımın seslerini duyduğumu söyledim, tabi bunların hiçbiri olmamış. insanın bazı organları çalışmayınca öteki organları çok çalışıyor. hücrede gözümüz hiç çalışmazdı, hiçbir şey göremezdik, çok kısık, karanlığa yakın bir ışık vardı. Işte o zaman kulak çalışıyordu, kulakla algılıyordum ve insan kendi kendisiyle konuşmaya başlıyor. Bir gece yıldırım bir telgraf getirdiler. telgrafta şöyle diyordu: "baban öldü, cenaze yerde kaldı, ben oralara gelemiyorum: annen arife(..) o an, yani telgrafı okur okumaz neler yaptığımı anlatmak istemiyorum. Önce siz okuyanlar bilmesin diye yazmamayi dusundum ama sonrada bilseniz daha iyi olur diye dusundum. Hücredeydim, başımı yastığa koyduğum zaman ses duyuyordum ve bu ses: ‘Hâlâ kanayan kalbimi aşk ateşi dağlar” şarkısıydı. Kendi kendime dedim ki, “Ulan Ahmed, sen gidiyorsun. Bunalıma girmişsin. Burada bir şey olursa, delirirsen filan halk diyecek ki: ‘Korkusundan delirdi…Kalk, önüne geç bunun. Hemen hastaneye yetiştiriyorlar, bir şans eseri ölümden dönmüşüm, üç hastane bu ölür diye almıyor, Kasımpaşa deniz hastanesi alıyor. Gözümü açtığımda iki gün geçmiş. O hastanede bana şok tedavisi yaptılar, bu arada Sabahattin adında bir çocuk anama mektup yazdı, "oğlan iyidir, sağlığı yerinde" filan diye. şoktan sonra beni sansaryan'a geri götürdüler. Orada fazla tutmadılar, harbiye'ye yolladılar. On yedi gün tabutlukta kaldım evet anliyacaginiz yatmam icin tabutlarin arasinda bana yer verdiler, duvar nemliydi, yosun bağlamıştı. kalbimi korumak için sağ yanımı duvara dayadım. işte hala çekerim, sağ omzumdaki bu ağrı, o tabutluktan kalmadır. Tabi bana yazılan o telgraf düzmecedir. Babam gerçekte daha sonra 1953 yılında yaşamını yitirdi .
"haberin var mı taş duvar?
demir kapı, kör pencere,
yastığım, ranzam, zincirim,
uğruna, ölümlere gidip geldiğim,
zulamdaki mahzun resim,
haberin var mı?
görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
karanfil kokuyor cıgaram
dağlarına bahar gelmiş memleketimin.."
Daha sonra 2 yıl hapis ve sekiz ay urfa'da gözetim altında tutunma cezası aldim. 1954'te tahliye edildim.
"yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
yitirmiş öpücükleri,
payı yok, apansız inen akşamlardan,
bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
seni anlatabilsem seni...
yokluğun, cehennemin öbür adıdır
üşüyorum, kapama gözlerini... "
Cezaevinden çıktıktan sonrada hakkımdaki polis raporunda, özetle şöyle yazıyordu: “Artık bu, yürüyen, yaşayan bir ölüdür!” Çünkü bitmiştir Ahmed Arif.” Ahmed Arif’e yapılan işkence, hiç kimseye yapılmamıştır. Çünkü, Ahmed Arif, kendisine küfür edildiği zaman, aynı şekilde polise karşılık veren bir tip. Dünyanın en inatçı adamıydım. Polisler bana bir gun bir şiirini oku dediler , okumadim “Beni öyle dövdüler ki! Polis bir dövdü, dövdü. Sonra istasyonun oradaki stadyum var ya Ankarada , o stada attılar. Orda kaç gün öyle, ölü durumda kaldım, çöpçüler gelip beni oradan kaldırdılar.
Yalnız değiliz sevgilim.
Gerçi gece uzun,
Gece karanlık
Ama bütün korkulardan uzak.
Bir sevdadır böylesine yaşamak, tek basina.
Ahmed arif – hasretinden prangalar eskittim (everest yayınları)
Cemal süreyya – ahmed arif
Yılmaz odabaşı – ahmed arif, Canip Yıldırım, Internet sayfalari




Ben bu sene izindeyken Murat G, xalo, bu buyuk sairlerin dogru durust bir biografileri yok demisti, bunu hic dusunmemistim, sonra tavsancalilar ve baska okuyanlar icin olanagim dahilinde yazmaya calistim.Murat bu fikir aslinda senin sana tessekur etmek gerekir.
Herkese bol selamlar