Ben Ahmet Arif, 1927'de Diyarbakır’da doğdum, 2 Haziran 1991'de  daha 64 yasindayken,  Ankara’da bir dairede yanlizlik, korkular  ve suphecilik icinde yaşamımi  yitirdim. Sanki birileri beni hep takip ediyordu,  Paranoyak denilen ruh hastaligina yakalanmistim.  Ölumumden önceki bir kac yilda cekilmez hale gelmistim, yanliz kaldim, beni sevenler kapi altindan bana yemek uzatirlardi, kimseyi iceri almazdim, zehirlenmekten korkuyordum , ilaclarida, beni öldurecekler diye almiyordum. Yani herkesten , herseyden korkmustum benim icin dusman herkesti, beni hasta ettiler.
 
Insan   neden ruh hastaligina yakalanir ? tabbiki bir cok nedenleri vardir, size kendimi anlatirsam , insanin neden ruh hastaligina yakalandiginida anlamis olursunuz?. Ben durup dururken ruh hastasi olmadim. Beni cok dövduler, iskencelerde kaldim. Sucum ise siir yazmakti. Bu arada unutmadan, gercek ismim ise Ahmet Önaldir. Kürt bir ailenin oğluyum,   çocukluğum aclik , sefalet icinde Diyarbakır ve şanlıurfa'da geçti. O zamanlar , 1934 yılında siverek ilkolulu'nda öğrenciydim. O yıllarda bölgeyi kapsayan " türkçe konuş" kampanyası başlatılmıştı. Türkçe dışında başka bir dille konuşanlar karakollara götürülüp dövülmekte ve haklarında soruşturma açılmaktaydi. Siverek'te kanlıkuyu diye bir yer var, çok eski bir yapı orada bir karakol vardi . Iste tam orda karakolun önünde bir adamı yatırmışlar  adam yalın ayak , adamın ayağına, veriyorlar falakayı, adam "ya Muhammed" diyor, başka bir şey demiyor. Adamın arap olduğunu anladım. Iste benim kanim orda dondu, insanlar dileri icin dövulmemliydi kucuk yasimizda bunu anlamistik.  Ben anadolunun bahrindan cikip geldim, cok fakirlik , zulum gördum. Kendimi siire verdim isyanimi,umutlarimi hata gözyaslarimi bile siirlerimde anadoluya yazdim:ben kurtculuk yada turkculuk yapmadim, herkesin kendi diliyle konusmasi gerektigini, bunun bir insanlik hakki oldugunu anlatmaya calistim, insanin ezilmeden yasama hakkini dile gerdim,yani teslim olmamayi.

Nerede olursan ol,
içerde, dışarda, derste, sırada,
yürü üstüne – üstüne,
tükür yüzüne celladın,
fırsatçının, fesatçının, hayının...
dayan kitap ile
dayan iş ile.
tırnak ile, diş ile,
umut ile, sevda ile, düş ile
dayan rüsva etme beni."

 Aşiret ilişkilerini ve sömürüsünü, toplumsal ve sosyal ilişkileri, sınıfsal savaşımları beni derinden etkilemisti her seyi cözmeye , anlamaya calisiyordum bu mücadele içinde taraf da olmuştum. açlığa, yoksulluğa, eşitsizliğe ve özgürsüzlüğe karşı mücadele ta ozamanlar karar vermistim, cok sey yanlisti, cok yanlislar yapiliyordu.

"bunlar,
engerek ve çıyanlardır,
bunlar,
aşımıza, ekmeğimize,
göz koyanlardır,
tanı bunları,
tanı da büyü..adilos bebem"

 Ilkokulu 1939 yılında siverek'te bitirdikten sonra urfa ortaokulu'na başladim, şiir yazmaya da bu dönemde başladim. Ortaokulu 1942'de bitirip ve afyon lisesi'de ögrenimimi devam ettirdim. "işte o yıllar 1943 olmalı.. taş çatlasa 16-17 yaşındayım, durmadan şiir yazıyorum. Liseyi 1945 yılında bitirirdikten sonra o dönem de babamin da emekli olmasıyla beraber ailece tekrar Diyarbakır'a dönduk. Aynı yıl askere alındim. askerliğimi karadeniz'de yedeksubay olarak tamamlayarak 1947'de terhis edildim.

Benim zamanimda Orhan Veli cok meshurdu herkes onun gibi yazmak istiyordu, oysa ben doğuluydum, azgelişmiş değildik, bu azgelismislik kelimesini sevmiyorum, sömürülmek için kasıtlı olarak geri bırakılmış bir ülkenin aşiret töreleriyle yetişmiş çocuğuydum. Sömürgeci fransız toplumunun gerçekten kaçma çabalarını kutsayan şairleri, elbette beni ırgalamazdı. halkımın duyguları ve çıkarlarına yabancı ve aykırı olan bu moda akımdan başka bir şiir akımı yok muydu? vardı kuşkusuz. Nazım diye bir okyanus . Siirimi günün modası olan etkilere kapadım. göbeğimi kendim kestim ve kasaba minnet etmedim. Sonra 47-48 yıllarında kendimi bir sorguya çektim. bir muhasebe yaptım. kendime sordum nasıl olacak bu diye. Evet, lise bitti. oturup düşündüm. böyle gidecekse ne olur, sen ne olursun? Bu sorgulamının sonunda otuz üç kurşun'u yazdim:

vurun ulan,
vurun,
ben kolay ölmem.
ocakta küllenmemiş közüm,
karnımda sözüm var
haldan bilene.
  
1947 yılında yüksek öğrenim için dil ve tarih coğrafya fakültesi felsefe bölümü'ne kayıdimi yaptırdim.  O zamanlarda   italyan komünisti togliatti için yazdığım şiirimi çaldilar, ki daha adını dahi koymamıştım, ve bir arkadaşımin evinde seksen adet kopyası bulundu ,bu yüzdende başım derde girdi. Hayatimda  bu gelişmeler olurken, şiirlerim kampüslerde, alanlarda okunmakta ve ezberlenmekteydi.  1951 yılı ekim ayında başlayan solcu avında benide işyerinden alarak göturduler. Dokuz gün işkenceye maruz kaldim. Bu konuyla ilgili size bir animi anlatayim: hapishaneye götürülmek üzere ellerim kelepçeli,     iki yanımda iki jandarma trene bindik. kompartımana oturmustuk; derken yanimiza diğer yolcular da gelip oturdular. Yolculardan biri bana dönerek  - suçun ne, neden gidiyorsun hapishaneye diye sorunca ? Gözlerim islak :
-sevdanizdandir dedim öyle agzimdan cikmisti. Benim sevdam butun anadoluyaydi,  anadolu ve tüm dünya halklarına, perçemleri yüzüne düşmüş bir esmer kadına, pamuk toplayan çocuk ellere, fabrikada terini sile nnasırlı ellere, mor bulutlara sahip bir dağ zirvesine, diyarbakır'a, Istanbula ve   kısaca yaşama ait ve ya yaşamın ait olduğu güzel ne varsa, onadır bu sevda :

terketmedi sevdan beni,
aç kaldım, susuz kaldım,
hayın, karanlıktı gece,
can garip, can suskun,
can paramparça...
ve ellerim, kelepçede,
tütünsüz, uykusuz kaldım,
terketmedi sevdan beni..."

"Sansaryan hanı'nda hücredeyim. çok hastayım.. sorgu uzun sürdü. ben dokuz numaralı hücredeyim.
Benim bulunduğum dokuz numaralı hücreden bir lağım geçiyor. üzerinden ızgara, ne kadar akılsızmışım, lağımı kullanmayıp tuvalete gidiyordum, tabii küçük sudan başka bir şey yok,çünkü bana günde bir çeyrek ekmek veriyorlar. O da kuru bir şey, bir lokma bile yiyemiyordum. sadece su içiyordum. Sakalım göğsüme gelmişti, saçlarım keçe gibi olmuştu, kendimi merak ediyordum.Küçük bir kibrit çöpü buldum. onunla duvara çizgiler çizdim. böylece bir takvim yaptım kendime, şimdi kesin söyleyemeyeceğim ama 128 gün saydım. Bulunduğum yerde güneş doğmuyordu...ve duvarlar, duvarlardan kan lekeleri.. tahtakurusu lekeleri.. bunların arasında da isimler. çoğumuz orada aylarca kaldık.Ben  Ahmet arif cok iskencelere dayandim ama vucudum dayanamayacak hale gelmişti. Bu dönemde çıldırmak üzereydim ve birtakım sesler duymaya başlamıştım. Hastanede beni bağladılar. yatıştırdılar. orada doktora bağırtıları, sesleri anlattım. Arkadaşlarımın seslerini duyduğumu söyledim, tabi bunların hiçbiri olmamış. insanın bazı organları çalışmayınca öteki organları çok çalışıyor. hücrede gözümüz hiç çalışmazdı, hiçbir şey göremezdik, çok kısık, karanlığa yakın bir ışık vardı. Işte o zaman kulak çalışıyordu, kulakla algılıyordum ve insan kendi kendisiyle konuşmaya başlıyor. Bir gece yıldırım bir telgraf getirdiler. telgrafta şöyle diyordu: "baban öldü, cenaze yerde kaldı, ben oralara gelemiyorum: annen arife(..) o an, yani telgrafı okur okumaz neler yaptığımı anlatmak istemiyorum. Önce siz okuyanlar bilmesin diye yazmamayi dusundum ama sonrada bilseniz daha iyi olur diye dusundum. 
Hücredeydim, başımı yastığa koyduğum zaman ses duyuyordum ve bu ses: ‘Hâlâ kanayan kalbimi aşk ateşi dağlar” şarkısıydı. Kendi kendime dedim ki, “Ulan Ahmed, sen gidiyorsun. Bunalıma girmişsin. Burada bir şey olursa, delirirsen filan halk diyecek ki: ‘Korkusundan delirdi…Kalk, önüne geç bunun. Hemen hastaneye yetiştiriyorlar, bir şans eseri ölümden dönmüşüm, üç hastane bu ölür diye almıyor, Kasımpaşa deniz hastanesi alıyor. Gözümü açtığımda iki gün geçmiş. O hastanede bana şok tedavisi yaptılar, bu arada Sabahattin adında bir çocuk anama mektup yazdı, "oğlan iyidir, sağlığı yerinde" filan diye. şoktan sonra beni sansaryan'a geri götürdüler. Orada fazla tutmadılar, harbiye'ye yolladılar. On yedi gün tabutlukta kaldım evet anliyacaginiz yatmam icin tabutlarin arasinda bana yer verdiler, duvar nemliydi, yosun bağlamıştı. kalbimi korumak için sağ yanımı duvara dayadım. işte hala çekerim, sağ omzumdaki bu ağrı, o tabutluktan kalmadır. Tabi bana yazılan o telgraf düzmecedir. Babam  gerçekte daha sonra 1953 yılında yaşamını yitirdi .
içeriden şöyle seslenir Ahmed arif,

"haberin var mı taş duvar?
demir kapı, kör pencere,
yastığım, ranzam, zincirim,
uğruna, ölümlere gidip geldiğim,
zulamdaki mahzun resim,
haberin var mı?
görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
karanfil kokuyor cıgaram
dağlarına bahar gelmiş memleketimin.."

 Daha sonra  2 yıl hapis ve sekiz ay urfa'da gözetim altında tutunma cezası aldim. 1954'te tahliye edildim.

"yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
yitirmiş öpücükleri,
payı yok, apansız inen akşamlardan,
bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
seni anlatabilsem seni...
yokluğun, cehennemin öbür adıdır
üşüyorum, kapama gözlerini... "

Cezaevinden çıktıktan sonrada hakkımdaki polis raporunda, özetle şöyle yazıyordu: “Artık bu, yürüyen, yaşayan bir ölüdür!” Çünkü bitmiştir Ahmed Arif.”  Ahmed Arif’e yapılan işkence, hiç kimseye yapılmamıştır. Çünkü, Ahmed Arif, kendisine küfür edildiği zaman, aynı şekilde polise karşılık veren bir tip.  Dünyanın en inatçı adamıydım. Polisler bana bir gun bir şiirini oku dediler , okumadim “Beni öyle dövdüler ki! Polis bir dövdü, dövdü. Sonra istasyonun oradaki stadyum var ya Ankarada , o stada attılar. Orda kaç gün öyle, ölü durumda kaldım, çöpçüler gelip beni oradan kaldırdılar.
Yüksek öğrenimini tamamlama imkanını bulamadim. Sürünmeye başladım. birçok işe girip çıktım. bir ara Abidin Dino iş ayarladı, fotokopi işi onu yaptım, sonra kömür dağıtımda çalıştım, ama hangi işe girsem polisler peşimdeydi, beni kovalıyorlardı.1956'dan itibaren   birçok dergide düzeltmen olarak çalıştim ve şiirlerim yine birçok dergide yayınlanmaktaydi.  
1967'de hayat boyu beraber yaşıyacağım aynur hanım'la evlendim ve tek şiir kitabımi – hasretinden prangalar eskittim - 1968'de çıkardim. Tüm anadolu'da büyük bir ilgiyle karşılandi, bana bir  tek kitapla şair mi olunurmuş sorusunu getirenlere, "tek kitapla peygamber olunuyor da şair niye olunamasın? Cevabini hep verdim. Bana saldırıyorlardı, Ahmed Arif feodaldir, köylüdür, diye. Türk solu yapardı bu eleştiriyi. ‘Eğerki ‘Feodallik namuslu olmaksa, feodallik arkasızca acımaksa, konukseverlik feodallikse, mertlik, yiğitlikse feodallik, ben feodalim, feodalliği kabul ediyorum "şiir ise , bana mutluluk, sevinç vermiyor, içinde boğulacağım acılar veriyor. 
Hayatınin  geri kalan kısmında Ahmet Arifin bir oğlu olur ve 1977 yılında emekliye ayrılmıştır. bu tarihten sonra mütevazi ve sakin bir hayat sürer ve 1991 yillindan itibaren yureklerimizde yasamaya devam eder.. 
   Bir ufka vardık ki artık
   Yalnız değiliz sevgilim.
   Gerçi gece uzun,
   Gece karanlık
   Ama bütün korkulardan uzak.
   Bir sevdadır böylesine yaşamak, tek basina.

Kaynaklar:

Ahmed arif – hasretinden prangalar eskittim (everest yayınları)
Cemal süreyya – ahmed arif
Yılmaz odabaşı – ahmed arif,  Canip Yıldırım, Internet sayfalari
Sevgili arkadaslar ellimde fazla bir kaynak yoktu, Ahmet arifin hayatini anlatirken Ben olgusuyla yazdim , kendisini, bize anlatmasini istedim, Onu tekrar yasanilir hale gettirmek icin. Yazida  cok söyledikleri sey kendisine aittir, hic bir sekilde bozmamaya özen gösterdim.
Hoscakalin
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Misafir Avatar
M.emin Göncu 15 yıl önce

Ben bu sene izindeyken Murat G, xalo, bu buyuk sairlerin dogru durust bir biografileri yok demisti, bunu hic dusunmemistim, sonra tavsancalilar ve baska okuyanlar icin olanagim dahilinde yazmaya calistim.Murat bu fikir aslinda senin sana tessekur etmek gerekir.
Herkese bol selamlar

Misafir Avatar
Murat Göncu 15 yıl önce

Ahmed arifin hayatini cok merak ediyordum...zorluk ve acidolu bir hayati varmis.Bu kadar buyuk bir sairin iskence,fakirlik ,dislanmasi insani derinden huzunlendiriyor. Buyuk fedakarlik..ahmet arifi bize tanittigin icin cok tessekur ederim Xalo