Gecenin bir vakti, uykunun en tatlı yerinde sırf Allah azze ve cellenin buyruğuna uymak adına birşeyler yemek için kalkıp perdeyi araladığımda tek tük yanan ışıklar içime bir huzur damıtır nedense her gece. Akif''in “O rüku olmasa hayatta eğilmez başlar” dediği gibi galiba şu sahur olmasa hayatta doldurulmaz o mideler gecenin bu geç vaktinde.

 

Kimdir acaba diyorum şu loş ışıklı evde oturan? O da benim gibi günahlarından bizar mıdır? Tok iken işlediğim günahlar bağışlanırmı ki ben aç iken? O isterse olur elbette ama şu içimde şah damarıma oturmuşda yazan melek, içimden geçirdiğim tokken yazdır, aç durarak sildir diyen kurnazlıklarıda yazıyormudur acaba?

 

Demliği su ile doldurup ocağın altını yaktıktan ve oturma odasındaki sehpanın üzerine küçük bir sofra kurduktan sonra televizyonun düğmesine basıyorum. Acaba hoca bügün hangi dini konuyu ele alacak diye içimden sevdiğim konuları sayıyorum. Anlatsa diyorum ahirzaman peygamberinin Taif dönüşü Mekke kapılarından neden içeri sokulmadığını. Bir zamanlar Mekke'nin sahibi olan    Abdülmuttalib'in torunu neden alınmaz dedesinin köyüne bir anlatsa şu körelmiş benliğime.

Hamzayı anlatsa diyorum sonra. Aslan avından döndüğünde yiğeni ile alay eden Mekke müşriklerinden birinin suratında patlayan o tokadı. Sırf o tokat için değilmidir ki Antony Quinn'e olan sevgimiz. Ne olur ki anlatsa.

 

Demliğin hüzünbaz makamlara nazire eden ıslığı suyun kaynamakta olduğunu haber verirken  keşke diyorum Kal-u Belad'an Ker-u Bela'ya uzanan zamanın Kerbela çöllerine düşen payını anlatsa hocaefendi.

 

Ekmek kızartma makinesinde kızarmış sıcak ekmekleri sehpaya bırakırken en çok seyrettiğim programı açmak için dekoderi Kanal7 ye ayarlıyorum. Ömer Döngeloğlu ile sahur programını izliyorum genellikle bugünlerde. Tesadüftür mutlaka diyorum içimden, hocaefendi bugün Hz. Hüseyin'in Kerbela'da şehit edilişini anlatacağını söylediğinde.

 

Ah annem diyorum ne vardı bu kadar yoğurda alıştıracak. Yoğurtsuz sahur düşünemiyorum. Onunda suçu yoktu biliyorum, köy yerinde salam sosis vardı da bize vermedi mi? Annem öpsem o nasırlı ellerinden şimdi dudaklarım yırtılırcasına.

 

Zaman meleklerin dünya semasına en çok yaklaştıkları tan vaktine doğru ilerlerken, hocanın anlattığı Kerbela çöllerinde aç ve susuz bırakılan peygamberin ehli-beytinin içler acısı halleri tüm iştahımı alıp götürmüştü. Gözümden akan yaşlar televizyonu görmemi engelliyor.

 

Ne olduysa işte o anda oldu. Hocaefendi akan yaşlarını silmeyi çoktan bırakmış. Konuk sanatçıların ağlamaktan kızaran gözleri yansıyor kameralara biran. Ve o ses aynen şöyle diyor:

 

“Evet sayın seyirciler, kısa bir reklam aramız olacak. Reklamlardan sonra tekrar birlikte olacağız inşallah.”

 

Donuk ve tek düze bir ses. Sunucunun taş kalpli biri olmadığı yüzünden okunuyor gibi. Reklam para, para bu programları tekrar izlememiz demek biliyorum ama yine de sunucunun duygularını nasıl kontrol ettiğini anlamaya çalışıyorum. Şimdi gözyaşlarım o sunucu için akıyor. Herkes ağlarken istesende ağlamamak. Can siperane bir güçle bastırabilmek o yaşları. Belkide bizler peygamberin ailesine hakkıyla üzülüp ağlayalım diye ağlamayı kendine haram etmek. İçimden gizli bir hayranlık duyuyorum sunucuya karşı nedense.

 

Sofra fazla bir şey yenilmeden tekrar kaldırıldığında hala sunucunun donuk sesinin etkisindeyim. Sabah namazı vakti giripte alnım secdeye vardığında içimden “Allah'ım omuzlarımıza böyle ağır yükler yükleme lütfen, taşımayacağımız yükten fazlasını yükleyerek bizleri perişan etme! diyorum.

 

Brusk Baran

e-mail. [email protected]

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×