Bölüm I. Tanışma.
Herhangi bir üniversitenin, herhangi bir bölümünün, herhangi bir kantininde, saat sabahın sekizidir. Ortalıkta hiçbir öğrenci gözükmemektedir. Birkaç hoca başka bir masada toplanmış çay içmektedirler.
Erkek öğrenci erken gelen servisten dolayı istemediği halde en sevmediği ders başlamadan çok önce bölüm kapısından içeri girmiştir. Sabah çayını içerken içinde belirli belirsiz bir huzursuzluk vardır nedense. Beklenenler bir türlü gelmeyince hissedilen türden bir iç sıkıntısıdır hissettiği.
İşte tam bu sırada en son beklenen ama en önce gelen kız öğrenci yürürken rüzgara tarattığı yer yer beyaza çalan sarı saçlarını savurarak girer içeri. Girer girmez erkek öğrenci ile göz göze gelince, uzun kirpiklerinin ardına sakladığı mavi gözlerini hafifçe kısarak gülümser. Hayatında hiç sürpriz yaşamamışlara has bir eda ile. Diğer masadaki hocalara herzaman taşıdığı o sabah neşesi ile belirli belirsiz başını sallar merhaba demek ister gibi. Erkek öğrencinin oturduğu masaya doğru yürürken, erkek öğrencinin gözü kızın giydiği adeta ’Etek sarı, sen etekten sarısan’ dedirten eteğine takılır. Çünkü kız öğrenci çok ender etek giymektedir. Giydiğinde de genellikle böyle çiçekli etekler giymektedir her nedense. Kız çantasını usulca yandaki tabureye bırakır ve oturur masa kenarında ki erkek öğrenciye en yakın tabureye.
Kız öğrenci: ’Günaydın ...... nasılsın?’
Erkek öğrenci: ’Günaydın, iyi, senden naber?’
Kız öğrenci: ’Sağol bende iyiyim. Neden bu kadar erkencisin? En son göreceğimi düşündüğüm kişiydin.’ derken söylediği yalana kendiside inanmamıştır.
Erkek öğrenci: ’Ne demezsin işte, servisin azizliğine uğradım. Sen neden bu kadar erkencisin peki?’
Kız öğrenci: ’Bilmem, erken uyandım bugün. Bende erken gideyim bari belki laflayacak birini bulurum diye erkenden çıktım.’
Kız. ’İyiki de gelmişim bak.’ derken hafif bir utangaçlık ile eğer başını önüne ’Bak sen burdasın ya!’ dercesine.
Erkek öğrenci: ’Ne içersin?’
Kız öğrenci: ’ Zahmet olacak ama bir çay içerim.’
Erkek öğrenci: ’Ne zahmeti canım. Açık ve tek şekerli değil mi?’ deyince kız öğrenci eliyle hiç pudra izi taşımayan beyaz tenli yüzüne düşen itina ile taranmış saçlarını düzeltirken ‘Evet, lütfen!’ der.
Erkek öğrenci birazdan elinde sımsıcak bir çayla geri gelir. ’Dikkat et çok sıcak!’ der ancak kızın duyabileceği bir sesle.
Kız öğrenci: ’Tamam, sağol. Teşekkür ederim’
Erkek öğrenci: ’Rica ederim!’
Daha çaylarından ilk yudumlarını almışlardı ki, araya birden bir sessizlik girdi. Açık pencere aralığından sızan serin sabah esintisini tenlerinde daha uzun süreli hissetmek ihtiyacıyla belkide. Erkek öğrencinin aklına yaşadığı köydeki mecburi erken kalkışlarında, o sabahın saat yedisinde hava güneşli olsada tene vuran soğukluk ve yeni açmış ağaçların saldığı koku gelmişti. Uzak köşeden yükselen hocaların kahkahası böldü sessizliği bir ara ama sonrasında sessizlik tüm hışmıyla geri geldi. Konuşacak çok şeyleri olupta konuşmaya nereden başlayacaklarını bilemeyen acemiler gibiydiler ikiside.
Sessizliği kız öğrenci böldü.
‘Aa senin gözlerin renkli mi? Yoksa lens mi takıyorsun?’ dedi. Erkek öğrencinin gözbebeklerine vuran sabah ışığının ortaya çıkardığı göz rengini yeni fark ettiğini belli etmek istercesine. Daha yakından görebilmek için iyice sokulur erkek öğrencinin yanına kız öğrenci. Nefeslerinin sıcaklığı birbirine karışırken birbirlerinin kalp atışlarını duyacak kadar yakındılar şimdi. Kızın mavi ve dingin denizleri andıran gözleri erkek öğrencinin bakışlarına takılınca uzunluğunu ikisininde bilmediği bir süre birbirlerinin gözlerindeki iris tabakasındaki detaylara daldılar. İriste bazı bögelerin daha koyu bazı bölgelerinde daha açık olduğunu yeni farkediyordu ikiside. Kız öğrenci gözlerini hafifçe geriye çekince erkek öğrenci abandone olmuş bir boksör gibi yaslandı arkasındaki duvara.
’Evet, kendimi bildim bileli böyleler.’ diyebildi kalan son enerjisiyle.
’Aa ne güzel.’ dedi kız çayından bir yudum daha alırken ve gülümserken. Gülümserken ortaya çıkan gamzesine doğru hızla koşardı dudaklarının kıvrımı.
Kız öğrenci. ’Sana birşey sorabilir miyim?’ dedi bir anda. En azından erkek öğrencinin beklemediği bir anda. Kız içinde biriktirdiği tüm soruları bir anda ve hemencecik sormak istercesine bekliyordu erkek öğrencinin vereceği ’tabiiki’ cevabını.
Erkek öğrenci: ’Tabiiki, dersle mi ilgili?’ dedi ama kendiside kızın başka şeyler öğrenmek için zulasında biriktirdiği soruları çıkarmaya hazırlandığını çoktan anlamıştı.
Kız öğrenci: ’Hayır değil.’
Erkek öğrenci: ’Ee öyleyse’ derken tek amacı biraz daha vakit kazanmaktı. Bir huzursuzluk kaplamıştı tüm benliğini. Neredeyse sınıfta en gıcık kaptığı öğrencinin gelmesi için bile adeta dua ediyordu.
Bir an için kız öğrencinin çayına doğru davrandığını görünce rahatladı. Birkaç saniye daha kazandım diyordu kendi kendine. Ancak kız öğrenci çayına bardağın yerine hiç bakmadan uzanırken gözleri ile erkek öğrencinin devinimsizliğine bir anlam bulmaya çalışıyordu. Bardağını alıp dudaklarına dokundurduğunda mavi gözlerini perdeleyen çayın buğusu erkek öğrencinin beyninde çoktan kararan bulutlara dönüşmüştü.
’Benim en çok neyimi sevmiyorsun?’ dedi kız ve cevabı hemen almak istediğini belirtmek istercesine hiç kıpıldamadan beklemeye başladı. Erkek öğrencinin çay bardağı ile oynayan eli cevabın hemen gelmeyeceğinin işaretini veriyordu.
Ancak erkek öğrenci çevik bir hareket ile kendini toparlayıp, ’Öncelikle her dersten hep aynı notları almanı sevmiyorum. İnsan her derse aynı tempo ve hazda çalışmaz ki?’ dedi ama beklenen cevabın bu olmadığını kızın hareketsizliğinden çoktan anlamıştı. Erkek öğrencininde orada durmaya pek bir niyeti yoktu zaten. ’Onun dışında birde şu her dem vurdum duymaz ve şu her dem laylaylom halinide pek sevdiğim söylenemez. Hiç mi kendine dert edindiğin bir sorunun yok?’
Soruya bir anlamda soruyla cevap vererek kale yerine topu taca atmayı yeğledi erkek öğrenci.
Ama tacı hiç beklenmeyen bir hışımla kullandı kız.
’Var! Dedemler büyüttü beni, annemle babam ayrılınca. Onun için kızın mı var, derdin var psikolojisiyle hiç büyümedim. Belki ondandır ne dersin?’
İşte hakem çoktan penaltıyı vermiş ve kaleci çoktan ters köşe edilmişti. Kızın sonlara doğru titreyen sesi gözyaşı kapılarının aralandığını fısıldıyordu erkeğin kulağına.
Erkek öğrenci: ’Özür dilerim öyle demek istemedim.’
Kız öğrenci: ’Önemli değil öğrenmiş oldun bu vesileyle.’
Bir daha konuşmadılar çaylarını bitirinceye kadar.
Kız öğrenci: ’Bir çay daha içelim mi, bu sefer benden ama?’ dedi solgun ve bir kenara atılmış ses tonu ile.
Erkek öğrenci: ’Pekii, nasıl istersen.’
Kız öğrenci ’ Açık ve iki şekerli!’ dedi biraz önceki jeste cevap verme ihtiyacıyla. Kız çay tepsisiyle geri döndüğünde neşesi tekrar yerine gelmiş bir şekilde oturur yerine.
Usulca bir çay bırakır erkek öğrencinin önüne.
Kız öğrenci: ’İlk tanıştığımız günü hatırlıyor musun?’
Erkek öğrenci evet anlamında başını sallar, hergün her şeyini en ince detayına kadar hatırladığı bir olayla ilgili olarak ’şu olayı hatırlıyor musun?’ diye soranların sorusunun anlamsızlığıyla.
Hatırlıyordu aslında en küçük detayına kadar. Üniversitenin kütüphanesindeydi. Girişi bayağı kalabalıktı kütüphanenin o gün. Ne olduysa o anda oldu. Erkek öğrenci işte tam o anda farketmişti kızı ilk kez. Kızın sarı saçları havada kavisler çizerek dönüyordu ve durduğunda ikiside birbirini bekleyen iki yolcu gibi karşı karşıya kalmıştı o saniyelerin değil saliselerin böldüğü zaman aralığında.
Nereye gitmişti o kadar insan ansızın?
Neden kesildi sesler böyle birden?
Zaman mı yavaşladı yoksa insanlar mı yavaş hareket ediyordu bile bile?
Erkek öğrenci zamanın yavaşladığına, her saniyenin dakikalarca uzadığına bildiği tüm kutsal şeyler üzerine yemin edebilirdi.
’Sen durduğunda ve sarı saçların gelip al yanağına vurduğunda ve mavi gözlerin iki makineli tüfek gibi durmaksızın beni taradığında ben oradaydım.’ demek istedi ama deyip demediğini şimdi hatırlamıyordu.
Erkek öğrenci: ’Peki sen benim en çok neyimi sevmiyorsun?’
Kız öğrenci: ’Bak işte bunun cevabı kolay.’
Erkek öğrenci: ’Neymiş o kolay olan?’
Kız öğrenci: ’Bende senin şu güneşin batışını bile kendine dert edinen hallerini sevmiyorum.’
Brusk Baran
Krive! Ez Musılmanım, Tu ji Ezidiye!
Bölüm II. Ayrılık.
Erkek öğrenci servisle değilde tıkış tıkış olan şehiriçi dolmuşların biriyle kampüsten içeri girdiğinde öğle güneşi en tepedeki yerini çoktan almıştı bile. Havada bunaltıcı sayılmayacak kıvamda bir sıcaklık ve etrafı saran koyu yeşilliğin kokusu vardı. Tüm gölgelikler kızlı erkekli gruplar halinde oturan öğrenciler tarafından adeta işgal edilmiş bir şehir görüntüsü veriyordu.
Korku ve aşkın kendine has bir kokusu olduğunu yıllar sonra öğrenecekti erkek öğrenci ancak şimdi etrafı saran o binbir çeşit kokunun içinde hissettiği o esrarengiz kokunun ona ait olduğunu dolayısıyla kız öğrencinin biraz önce buradan geçtiğini anlamıştı. Birazdan köşeyi döndüğünde onu orada bekler bulacağından öylesine emindi ki.
Kalan son ağaçlarıda adımlayıp köşeyi döndüğünde kızı bölüm önündeki bankların üzerinde oturuyor buldu. Tek başınaydı ve gözlerinde siyah güneş gözlükleri ile elinde solculara ait bir gazeteyi açmış okuyordu.
Erkek öğrenci kız öğrencinin bulunduğu banka doğru yürürken, kız öğrenci sanki yaklaşan o tanıdık kokuyu hissetmiş gibi başını yana çevirince, yüzüne derin bir gülümseme yayılır. Gazetesini yana bırakıp ayağa kalkar ve yanına gelen erkek öğrenciyle selamlaşmak için yanağını uzatırken, erkek öğrencinin dudaklarına değen kızın serin teni bir anda tüm öğle sıcağını alıp götürmüştü. Dağılan perçemini toplamak için gözlüklerini çıkardığında faş olan mavi gözleri adeta bir sarhoşluk etkisi yaratıyordu etrafında.
Erkek öğrenci: ‘Merhaba, nasılsın?’
Kız öğrenci: ‘Merhaba! Sağol. Bakıyorum yine çok şıksın bügün’ dediğinde erkek öğrenci kızın bir güzel gördüğünde (kendisini kastederek) mutlaka bir şekilde ona iltifat etmesi gerektiğini ima ettiğini yüzü kızararak anlamıştı.
Erkek öğrenci: ‘Teşekkür ederim, beni utandırdın. Kusuruma bakma ama güzelliğinle gözleri kamaştırdığından ne giydiğini görmek o kadar kolay değil’ dediğinde kızın yüzüne dağılan ve gözlerinde derinleşen gülümseme ödeştiklerini gösteriyordu.
İkisi arasında adı konmamış bir duygusallık vardı ancak ikiside bunun nereye kadar gideceğini şu anda ne tahmin edebiliyorlar ne de açıkçası etmek istiyorlardı.
Kız öğrenci: ‘Hangi hocadan ders alıyorsun?’
Erkek öğenci: ‘Ayşe hocadan! Sen?.’
Kız öğrenci: ‘Bende.’
Erkek öğrenci: ‘Öyle mi! Güzel, görüşürüz o zaman, kütüphaneye kadar gidip şu kitapları bırakmam gerekiyorda.’
Kız öğrenci:’Peki görüşürüz.’
Erkek öğrenci kütüphane dönüşü ders verilen salona girdiğinde pek kimse daha gelmemişti. Ayaküstü diğer birkaç öğrenci ile konuştuktan sonra gelip boş sıralardan birine oturur. Diğer öğrencilerde yavaş yavaş gelmeye başlamışlardı. Önündeki kitaba bir an için dalmıştı ki yine o koku sardı etrafı.
Kız öğrenci: ‘Yanına oturabilir miyim?’
Erkek öğrenci: ‘Tabiiki’
Şimdi çok yakın olsalarda biraz sonra ders bitecek ve yaşlı bir servis otobüsü onu dumanlı Ankara havasının içine çekip gözden kaybolacaktı.
xxx
İğne atsan yere düşmez denilecek kadar çok öğrenci vardı kantinde o gün öğleyin. Bunun tek nedeni o gün yarım gün ders yapılmış olmasıydı. Erkek öğrenci kantine adımını attığında oturacak yer olmadığını gördüğünde, kabanını ve sırt çantasını kapı ağzındaki giyecek ve çanta dağının üstüne öylece bıraktı.
Gözleriyle kantini şöyle bir taradıysada kızı nedense göremedi. Kantinden bir çay ve poğaca alıp İzmirli olan yakın bir erkek öğrenci arkadaşının yanına kadar gidip ayakta sohbet etmeye başladı.
Her nedense o an için kokuyu duymamıştı ancak koluna aniden yapışıp başını omuzuna dayayanın kız öğrenci olduğunu koluna dağılan sarı saçlarından anlamıştı.
Kız öğrenci: ’Siz ne kaynatıyorsunuz öyle?’
İzmirli öğrenci: ’Hiiç, öylesine havadan sudan konuşuyorduk.’
Erkek öğrenci: ’Sen ne meraklısın ya’
Kız öğrenci: ’Evet öyleyim ne var yani suç mu?’
Erkek öğrenci: ’Hayır değil ama çok merak başa belaymış.’ derken birazdan başına gelecek belanın ne olacağını bilemeden sessizce güldü..
Kız öğrenci: ’Bak sen! İnan hiç derin konulara girecek halim yok, hem ne dinliyorsun sen öyle sabahtan beri?’
Kız öğrenci erkek öğrencinin önünde durup boynuna sarılı walkman kulaklığını alıp kendi kulaklarına takarken gülümsedi. Erken öğrencinin bunun kızın kendisine son gülümsemesi olduğunu anlaması için 24 saat daha geçmesi gerekecektir.
Kızın kulaklıkları takması ve walkmanin düğmesine basmasıyla yüzünün renginin değişmesi bir olmuştu.
Kız öğrenci. ’Kim bu, rumcamı söylüyor?’
Erkek öğrenci. ’Hayır adı Şıvan Perwer. Kürtçe söylüyor.’
Erkeğin kürtçe demesiyle kızın paramparça olan yüz hatları erkek öğrenciye kızın gözlerinde birşeylerin bir daha asla tamir edilmeyecek şekilde yıkıldığını bağırıyordu.
Kız öğrenci kulaklığı sinirlice çıkarıp adeta fırlattığında erkek öğrencinin kulağındaki kulaklıkta Şıvan Perwer ’Krive! Ez musılmanım, tu ji ezidiye.’ diyordu o saf ve duru kürtçesiyle. Bu cümle bir daha hiç kulaklarından çıkmayacaktır erkek öğrencinin.
Ne zaman biri kürtçe dese yanında ’Krive! Ez musılmanım, tu ji ezidiye.’
Ne zaman bir türk bir kürdü sevse ’Krive! Ez musılmanım, tu ji ezidiye.’
Ne zaman biri Şıvandan söz açsa ’Krive! Ez musılmanım, tu ji ezidiye.’
Ne zaman biri ’Kim bu dese’ ’Krive! Ez musılmanım, tu ji ezidiye.’
Kız ardına bakmadan giderken erkek öğrenci ona biraz zaman vermenin en iyisi olacağını düşündü.
Aradan tam 24 saat geçmişti.
Kızı bölümün önünde gözlerinde yine aynı siyah güneş gözlükleriyle bekliyor buldu.
Erkek öğrenci gelip kız öğrencinin önünde duruncaya kadar farkedilmemişti bu sefer.
Kız öğrenci bu kez gözlüklerini çıkarmadan bekler erkek öğrencinin ne diyeceğini.
Erkek öğrenci: ’Merhaba nasılsın?’
Kız öğrenci: ’Merhaba iyi olduğum söylenemez. Sen?’
Erkek öğrenci: ’Bilmem benimde düşüncelerim karışık daha doğrusu bulanık. Konuşalım mı?’
Kız öğrenci: ’Evet konuşsak iyi olacak. Bölümün arkasında ki parka gidelim mi?’
Erkek öğrenci: ’Olur.’
Aralarında belli bir mesafeyi koruyarak yanyana parka kadar hiç konuşmadan yürüdüler.
Bankta yanyana iki yabancı gibi oturduklarında ikiside birbirine hiç bakmadan karşı ağaçlara daldılar.
Kız öğrenci: ’Seninle ilgili hissettiklerimi biliyorsun. Pişman mıyım diye sorarsan ”Hayır, Asla” ama keşke Kürt olduğunu seni gördüğüm ilk gün bilebilseydim. Annesiz ve babasız büyümüş bir kadına kimse senin bana tattırdığın duygulardan daha güzelini tattıramazdı. Herzaman kalbimde farklı bir yerin olacak lütfen bunu bil.Ancak şimdi her ikimizde mantıklı düşünmeliyiz. Ailem ve yetişme tarzım gereği bir Kürt ile bir gelecek kurmam mümkün değil. Sana söyleme fırsatım hiç olmadı ama asker kökenli bir ailedenim. Ailemin kabul edeceği son kişisin sen. Lütfen anla beni. Eminim sende bir Kürt ile daha mutlu olursun. Her ne kadar şimdilik duygularımızdan emin olsakta gelecekte aynı duyguları taşıyacağımızdan emin değilim. Açıkcası korkuyorum. Annem ile babam gibi olmak istemiyorum. Ailemde boşanma ihtimalinin olmasından ölüm kadar korkuyorum. Şu anda rasyonel düşündüğümden emin değilim ancak aklım bunun ikimiz içinde en iyisi olduğunu söylüyor. Kalbimi ise dinlemekten korkuyorum.’
Erkek öğrenci: ’Irkımızı ve dolayısıyla dilimizi seçme özgürlüğüne sahip olmadığımız milliyetçilik, apartheid, nasyonal sosyalizm, kölelik gibi bir sürü saçma düşüncenin ağında kıvrılan dünyaya hiçbir şekilde fikrim sorulmadan geldim. Kürtçe konuşmak bir suç ise o suçu hergün işliyorum zaten. Seninle ilgili duygularım hiçbir zaman değişmeyecek ne şimdi ne de gelecekte. Sen ve ben başkalarının yarattığı saçmalıkların kurbanıyız sadece. İstemezsen bir daha yoluna çıkmam ama eğer birgün fikrini değiştirirsen beni kütüphanenin önünde bekliyor bulacaksın. Hergün aynı saate, aynı dakikada, aynı yerde.’
Sonra cebinden bir kağıt parçası çıkarıp uzattı kıza.
Erkek öğrenci ’Bir türlü sana verme cesaretim olmadı. Geçmiş günlerin hatırasına say.’
Kız öğrenci kağıdı hafifçe titreyen bir elle alıp açar ve okumaya başlar erkek öğrencinin kendisi için yazdığı şiiri.
’Olaydım da yar olaydım
Kana kana içtiğin bir tas su olaydım
Temmuz güneşinde gölgen olaydım
Ve bir yaz yağmurunda
Yüzüne düşen ilk damla ben olaydım.’
Sel olup akan gözyaşlarını saklayacak gücü kalmamıştı kızın. Kalbindeki herbir hücre beynindeki herbir hücreye karşı adeta bir saldıya geçmişti.
Birazdan kız öğrenci kalkıp gittiğinde savaşı beyin hücrelerinin kazandığı ortaya çıkacaktır.
Erkek öğrenci mezun olduğu güne kadar hergün aynı yerde kızı bekledi söz verdiği gibi ancak hiçbir zaman gelmedi kız. Kız öğrenci bazen kütüphanenin önünden geçerken onu orada bekliyor bulsada hiçbir zaman dönüp yanına gitmedi. Sadece birkaç saniye kilitlenen gözler ve başını eğip giden sarı saçlı bir afetti hergün tekrarlanan.
Derken günler günleri aylar ayları ve yıllar yılları kovalar. On yıl sonra erkek öğrenci seminer vermek için kampüsten içeri girdiğinde tüm hatıralar adeta topyekün bir saldıya geçmişti sanki. Köşede duran ağaçlar, ağaçtan banklar ve en önemlisi kütüphane. Gidip kütüphane önünde beklemeye başladığında onun asla gelmeyeceğini biliyordu çünkü ortak dostlardan biri kız öğrenciyi bir süpermarkette yanındaki sarı saçlı küçük kızıyla birlikte gördüğünü söylemişti. Erkek öğrenci sırtını son kez kütüphane kapısına dönüp yol almaya başladığında içinde hissettiği tek şey onun mutlu olduğunu bildiği için hissettiği huzurdu.
Bölüm kapısının önünden geçerken kantinden yine o ses geliyordu; Krive! Ez musılmanım, tu ji ezidiye......
Brusk Baran
Email: [email protected]



