Gotik bir biçimde yapılmış bir binanın içindeki büyükçe bir aulanın içindeyiz.

Yüzyılların yıllanmışlığıyla yıkanmış bu devasa yapıda yüzlerce insan dünyanın en sessiz kalabalığını oluşturmaya yemin etmiş bir şekilde oturuyordu.

Gerilmiş yüz hatlarımızın ve nefes almaktan korkar hallerimizin sebebi kürsüdeki siyahi kadın.

Konuşmanın her cümlesi hatta her kelimesi özenle seçilmiş gibi çıkıyordu iki dudağının arasından. Dudaklarından dökülen her kelime havada küçücük bir titreşim meydana getirsede, kulaklarımıza sağır edici bir megafon sesi şiddetinde çarpıyordu.

Kim sever beni şimdi! diyordu Tanzanyalı siyahi kadın konuşmasının her paragrafında. Dudakları susuzluktan çatlamış çok afrikalı görmüş olsakta, dudakları ve ciğerleri sevgisizlikten böylesine çatlamış bir kadına ilk kez rastlıyorduk.

Yıllar önce AIDS hastalığına yakalandığını tesadüfen öğrendiğini ve birkaç haftalık ömrü kaldığını söylüyordu gözlerimizin içine değil gözbebeklerimizin içine doğru bakarken. O kadar dikkatli bakıyordu ki bir ara düşüncelerimizi okuduğu düşünmedik değil.

Kocasının kendisinden bir kaç hafta evvel aids testi yaptırdığını ve korktuğu için onun yerine kendisi ve bir arkadaşının sonuçları almaya gittiğini söylüyordu.

Kocasına karşı bu birkaç haftada nedense çoğu zaman nedensiz bir merhamet boşalması yaşadığını gururlanarak haykırıyordu. O yavaşça söylüyordu ama bize haykırıyormuş gibi geliyordu. İşte kadın olmak böyle birşey olmalıydı. Kadın belki de o muhteşem yaratıcının en muhteşem senfonisi olan kadın fıtratının inceliklerini nazikçe, sessizce ama gururla gösteriyordu. 

Kocasının sonuçları negativ çıkınca arkadaşıyla birlikte ne olur ne olmaz diye kendilerininde testi yaptırdığını söyledi ve hiç konuşmayacağını düşündüğümüz kadar uzun bir süre bekledi tek bir kelime söylemeden ve tek bir hareket yapmadan. O kadar uzun süre bekledi ki o anda aklından geçen hayatının tüm film karelerini bizde görmüştük adeta.

Ölüme doğru dört nala koştururken yeleleri havada uçuşan ömür denen bembeyaz atını bu simsiyah kadın, yaklaşan mutlak ölümün çelikleştirdiği iradesiyle korkusuzca soruyordu ve söylüyordu aklındakileri.

Kim sever beni şimdi! diyordu çünkü kocası kendi sonuçlarına sevinirken, eşinin hasta olduğunu öğrenince yaptığı ilk şey onu derhal boşamak olmuştur.

Kara afrikanın bu kara bahtlı kadını bir başına kalmıştır artık. Haber yayılır yayılmaz anne, baba ve bir elin parmaklarını geçmeyen dostlarıyla başbaşa kalmıştır.

Söyleyin şimdi kim sever beni oralarda kocam bile benden kaçmışken derken samimiyetsiz erkekliğimizle alay ediyormuş hissi uyandıyordu bizlerde.

Birkaç ay sonra çaresiz bir şekilde sevgisizliğini yatıştırmak için kendisi gibi hasta bir başka kadınla lezbiyen bir hayat tarzı benimsediğini ancak bununda etrafında duyulunca kalan son dostlarınıda kaybetmemek için gönülsüzcede olsa bitirdiğini ilk kez kırılganlaşan bir ses tonuyla söyleyebildi.

Birazdan yine çelikleşen ses tonuyla ‘şimdi’ diyordu ‘ölümden korkmadığımı bilmenizi istiyorum, birkaç hafta sonra sonsuz bir uykuya uzanacağım, taze toprağın kokusunu duya duya. Beni yaratana sadece şükrediyorum, onun huzuruna tüm maskelerimden arınmış olarak çıkacağım. Ne mutlu bana değil mi? Dünya denen bu maskeli baloda size yine de mutluluklar dilerim. Bir zamanlar benim yaptığım gibi yapacaksınız. Burdan çıkarken bu söylenenleri unutacak, yine eski maskelerinizi takacak ve metroya gelen ilk trenle evlerinize döneceksiniz. Sizden birşey isteyebilir miyim bilmiyorum ama yinede isteyeceğim, lütfen bari evlerinizde eşlerinize karşı maskelerinizi çıkarın.’

* Bu yazıyı yazmak boynumuzun borcuydu o siyahi kadına karşı. Biz unutmadık ne O’nu ne de söylediklerini, sizde unutmayın...

Brusk Baran

Email: [email protected]

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×