Kaza, hastalık gibi insanın ölüme yaklaştığı zamanlarda hayatının bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçtiği söylenir hep.
Bir fani olarak bazen düşünüyorum, öyle bir anda hayatımın şeridine hangi kareler takılır diye. Sanırım bundan sonra hayatımda ne olursa olsun, o film şeridinin ilk karesinde neredeyse geceyarısından beri yağan dizboyu karda sabahın ilk saatlerinde birakılan o ayak izleri olacaktır hep. Devasa bir adam, ve o adamın karda açtığı ayak izleri. Ben, adamın ayak izlerıne basarak yürüyen bir ilkokul birinci sınıf öğrencisi. Karda ayak izlerı olan adam benim babam. Nedense hiç konuşmadığımızı hatırlıyorum, belki de rüzgarın uğultusundan nasıl olsa birbirimizi net olarak duymayacağımızı bildiğimizdendir.
Ben okula babam tuz fabrikasına dogru yol alıyoruz. Hiç konuşmuyoruz, çünkü rüzgar kendi ninnisini söylemekte kulaklarımıza. Hiç durup dinlendiğimizide hatırlamıyorum, yada yolda nerede nasıl ayrıldığımızı. Ama her iki ayağımın açılan izlerden tek birine sığıp sığmayacağını hesapladığımı biliyorum.
Şimdi yaşlanmış ve güçten düşmüş o devasa adam ile karda yada kaygan zeminlerde azda olsa karın yada buzun altında ayağını kaydıracak taşlar yada delikler var mı diye yürürken, gayri ihtiyari hep önüne geçip yolun durumuna baktığımda sanki kendisinin benim açtığım izlere değil yıllar önce kendisinin açtığı hala o eski izlere bastığını düşünüyorum. Aynı film karesi aynı filmde farklı zamanlarda aynı yerde aynı şekilde kullanılabilir mi? Belki de herşey bir dejavu sadece?
Filmin ikinci karesinde yine sekizli yaşlarımda girdiğim kerpiç duvarlı mutfakta bir kadın elle çevrilen süt makinasının başında neredeyse hiç anlamadığım ama melodisine aşina olduğum kürtçe bir türkü söylüyor. Konuşur gibi söylediği sözlerden sonra sesini sonlarda neden hep aynı şekilde uzattığını ancak büyüyünce anladım. Türkü söyleyen kadın benim annem. Türkü belkide bir ağıttı söylerken ağlıyormuydu yada gözleri buğulanmışmıydı hatırlamıyorum. Keşke gözlerine daha bir dikkatli baksaydım diye ancak şimdi hayıflanıyorum. Şimdi bakarken sadece yaşlı bir kadın goruyorum. Olaylara belli bir mantık örgüsü içinde bakmaya başladığımdan beri hiç türkü söylediğini duymadım annemin. Türkü söylemeyi bıraktımı yoksa artık sesteki tınıların ruha düşen izdüşümlerini anladığımızı bildiğinden biz varken söylemiyor mu inanin onu da bilmiyorum. Ama bildiğim birşey var artık bende statik bir iş ile uğraşırken, benzer bir kısık sesle benzer türküler mırıldanıyorum kimse yokken. Belki de herşey bir dejavu sadece?
Filmi ileri sardığımızda, Tavşançalı Lisesi ortaokul 2ci sınıf öğrencisiyim. Saate baktığımı bugün gibi hatırlıyorum, saat 5’e 10 dakika olduğunu gösteriyor. Ders bitmiş, herkes beklemede. Ingilizce öğretmeni suskun, biz öğrenciler daha bir suskunuz, ne bir fısıldama ve ne de bir tıkırtı. Dışarıda soğuk bir hava var ve güneş havaya kızıl haleler bırakıyor. Galiba çok az da olsa açık birakılmış bir pencere aralığından sızan rüzgar Mozart’ın tüm senfonilerini ekarte edercesine tatlı bir flüt gibi çalıyor. Muhtemelen hoca uzaktaki ailesini yada sevdiğini düşünüyor. Benım ise bütün dikkatim o seste. Hatta o kadar ki bu on dakikanın bitmesini bile hiç istemiyorum. Şimdilerde sinemada bile olsam kapı aralığından sızan her rüzgarın uğultusu beni hep aynı sınıfa ve aynı dakikaya götürüyor. Kim bilir belki de herşey sadece bir dejavu?
Brusk Baran
E-mail: [email protected]



