Bugün bilim dünyası insanın hayata bakış açısını değiştirecek bir gerçeğin araştırması içine girmiştir. Bu gerçek, yaşadığımız evrenin “Hayal mi, yoksa gerçek mi?’’ olduğu konusudur.

İnsanlar duyabildiği, görebildiği, dokunabildiği bir dünyada yaşadığı için gerçekliği, diğer bir değişle maddeyi yaşadığını sanmaktadırlar. Oysa gerçekte insan maddenin aslına asla dokunamamakta, koklayamakta, görememektedir. Bu duyularımız gerçekte beynimizde yaşanmaktadır. Örneğin, görme olayı aslen beyinde gerçekleşir. Göz bu konuda sadece aracıdır. Yine aynı şekilde koku hissi de beynin koku alma bölgesinde yaşanır. Burun da bu konuda sadece aracıdır.

Bu konuyu daha iyi anlamak için, rüya örneğini verebiliriz. Rüyalarımız da beynimizde gerçekleşir. Biz rüya görürken bedenimiz yatakta hareketsiz bir biçimde durmakta, gözlerimizde kapalı bulunmaktadır. Ancak biz rüyamızda koşabilmekte, güzel kokan bir çiçeği koklayabilmekte, lezzetli bir portakal suyunu içebilmekte, muhteşem bir deniz manzarısını seyredebilmekteyiz. Bütün bu yaşadıklarımızın rüya olduğunu ise ancak uyanınca farkedebilmekteyiz. İşte dünya haytındaki hislerimizde böyledir. Bütün hisler beynimizde yaşanmaktadır. Şu halde gerçek dediğimiz dünya hayatının da bir rüya olmadığına emin miyiz?

Matrix filmini hepimiz hatırlarız. Bu filimde, bu gerçekler anlatılmaya çalışılmıştır. Baş rol oyuncusu olan Neo, beynine bağlanan similatör cihazlarıyla bambaşka bir aleme götürülmekte, hatta bilmediği spor dallarını bile yapabilmekteydi. Yaşadığı bu sanal alem onu çok etkilemiş, yapaylığından şüphe dahi duymamıştır. Aynı rüyalarımızda olduğu gibi.

İnsanın dünya hayatında gördüğü görüntülere karşı gerçeklik hissini bu kadar şiddetli duymasının diğer bir nedeni de, üç boyutlu görüntü ve derinlik hissidir. Aslında uzakta sandığımız tüm cisimler beynimizin görme noktasında, tek bir yerde oluşmaktadır. Bizden kilometrelerce uzaktaki bir dağ, ışık yılı uzaklıktaki yıldızlar gerçekte beynimizde tek bir noktada oluşmaktadır. Bunu televizyon örneğiyle daha iyi anlayabiliriz. Televizyondaki görüntüler iki boyutlu düz bir satıh üzerindedir. Ancak görüntü ışık, perspektif ve gölge oyunları ile oynandığında, bize derinlik hissini vermektedir.

Dahası beynimiz karanlıktan, kıvrımlardan oluşan etten ve bilgiyi elektrik sinyalli olarak taşıyan sinir hücelerinden oluşmaktadır. Peki nasıl oluyorda, karanlık olan beynimizin içinde rengarenk bir alem oluşmaktadır. Bu renkli alemi algılayan, anlamlandıran, ne yapması gerektiğine karar veren kimdir? Beynimize bilgiyi taşıyan elektrik mi? Yoksa insanın asıl benliğini oluşturan Ruh mu? Bugün bu sorunun cevabının Ruh olduğunu bilim söylemektedir.

Peki bu gerçeklerin farkında olmak insanın hayatını nasıl değiştirecektir? Yaşadığı evrenin sadece bir hayal olduğunun, aslıyla asla muhattap olamayacağının bilincinde olan insan, evinin, arabasının, işinin ve sevdiklerinin de beyninde, küçüçük karanlık bir noktada oluştuğunun farkında olacak, bu nimetlere Allah’ın bir tecellisi olarak bakacaktır. Asla bu nimetlere tutkuyla bağlanmayacak, asıllarının cenette en güzel şekilde yaratıldığının bilincine varacaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) dünya hayatının bir rüya olduğunu “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.’’ hadisiyle bizlere haber vermiştir.

Bu gerçeğin şuurunda olarak yaşamak insanın, dünyaya gönderiliş amacının farkında olmasına, ölümün ve ahiret hayatının mahiyetini benimsemesine, kişinin Rabbini hakkıyla takdir etmesine vesile olacaktır. Ancak bu gerçeklere gözünü kapayan, nefsinin yönlendirdiği bir yaşam biçimini yol gösterici edinen kişinin durumunu Rabbimiz bir ayetinde şöyle bildirmiştir:

“Demişlerdir ki: Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim diriltip-kaldırdı? Bu, Rahman (olan Allah)ın va'dettiğidir, (demek ki) gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş". (Yasin Suresi, 52)

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×