Yaratılışın her delilinde olduğu gibi, insan beyni de bizi Allah’ın var olduğu gerçeğine götürmektedir. Her insanın beyni aynı molekül yapısına ve aynı işleyişe sahip olmasına rağmen, her insanın nimetlerden aldığı zevkler birbirinden farklı olmaktadır. Örneğin bir kişi insanı sakinleştiren yavaş ritimli müziklerden hoşlanırken, başka biri canlı ve hareketli müziklerden hoşlanmaktadır. Yine kırmızı renk her insanda aynı etkiyi uyandırmamaktadır.
İnsanın dış dünya dediği, vücudunun dışındaki ortamla bağlantısını sağlayan, beynimize giden elektrik sinyalleridir. Örneğin izlediğimiz bir doğa manzarasını aslında bizler elektrik şeklinde beynimizde görürüz. Göz sadece bu konuda görüntüye aracı olmaktadır. Peki nasıl oluyor da insanın canını yakan bir kazanın beynimizde oluşturduğu elektrik bilgisi ile çok sevdiğimiz bir yemeğin beynimize giden elektrik biçimi aynı olmaktadır? İşte bilim adamları yıllardır bu konuyu araştırmakta, beynin ötesindeki ikinci bir varlığı bulmaya çalışmaktadırlar.
Aslında bu soruya cevabı sadece beynin yapısını inceleyerek vermek mümkün değildir. Çünkü bilimsel veriler bu soruya yanıt vermekte yetersiz kalmaktadır. Beyin, moleküllerden ve elektriksel bilgi dağılımından oluşan bir et yığınından başka bir şey değildir. İnsanın gördüğü, duyduğu, hissettiği, tat aldığı şeylerden zevk almasını sağlayan beyni değil, Allah’ın insana Kendi’nden üflediği ruhudur.
Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona Ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (Secde Suresi, 9)
Bu durumun farkında olan bazı bilim adamları, gerçeği kabul etmek istemeyişlerinden dolayı, hala bu sorunun cevabını başka maddesel verilerde aramaya ısrarla devam etmek istemektedirler. Bu sorunun cevabını bulabilmek için aslında ne çok zeki olmaya, ne de bilim adamı olmaya ihtiyaç vardır. Samimi bir tefekkür bizi ruh gerçeğine götürecektir. Nitekim beynimizi oluşturan elemanların gördüğü bir doğa manzarasından hoşlanması, yediği güzel bir yemekten haz alması, kokladığı bir çiçekten etkilenmesi, dostları ile beraber olmaktan neşe duyması, başarı elde ettiğinde mutlu olması yada bir kaza sonucu acı çekmesi, özlediği bir insanı hatırladığında duygulanması, kötü kokan bir ortamdan rahatsız olması mümkün değildir.
Bilimin en son olarak ortaya çıkardığı bir gerçek de, insanın aslında bedeninin dışındaki dünya ile birebir bağlantı içinde olmamasıdır. Örneğin çikolatalı bir pasta yediğimizi hayal edelim. Aslında bize pastanın tadını veren dilimiz değil, beynimizde pasta ile ilgili oluşan elektriksel verilerdir. Dil bu konuda sadece aracı faktördür. Bu, diğer duyularımız için de geçerlidir. Bunu rüyamızda yaşadığımız dünyaya benzetebiliriz. Rüyalarımızda çok güzel yemekler yiyebilir, muhteşem bir doğa ortamında bulunabilir, bir kaza geçirip acı çekebiliriz. Ancak uyandığımızda hepsinin zihnimizde oluşan hayaller olduğunu anlarız. Yaşadığımız dünyamızın ve yaşadığımız olayların hayal olabileceği gerçeği bugün en çok gündemde olan konulardandır. Yüzyıllardır bilim adamları, felsefeciler ve İslam büyükleri bu konu hakkında görüşlerini bildirmiş, insanları hayal-vehim konusunda düşünmeye teşvik etmişlerdir. Peygamberimiz (sav)’in “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar” hadisi de bize bu gerçeğe işaret eden önemli bir bilgidir.
Tüm bu bilgiler bizlere Allah’ın üstün yaratma sanatını göstermektedir. Rabbimiz tüm insanlara ayrı ayrı farklı görüntüler ve farklı hisler yaratmakta, O’nu bulabilmemiz ve asıl hayatın ahiret olduğunu anlamamız için bilimi vesile kılarak mutlak varlığın ruh (Allah’ın Kendi’si) olduğuna işaret etmektedir.
Sana ruhtan sorarlar; de ki: "Ruh, Rabbim'in emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir." (İsra Suresi, 85)



